15 Haziran 2010 Salı

En sevdiğim yeri

En Üstün Yol: Sevgi 1-13

13

İnsanların ve meleklerin dilleriyle konuşsam ama sevgim olmasa, ses veren bir pirinç çalgı ya da gürültü oluşturan bir zil durumuna düşerim. 2Peygamberlik etme yeteneğim olsa, tüm gizleri ve bilgileri bilsem, üstelik dağları yerinden oynatabilecek iman bütünlüğüne sahip olsam, ama sevgim olmasa bir hiçim. 3Sahip olduğum her şeyi yardım niteliğinde sunsam, bedenimi de yakılan sunu kılsam, ama sevgim olmasa bana hiçbir yararı olmaz.

4Sevgi katlanır, iyilikle davranır, kıskançlık bilmez. Sevgi büyüklenmez, böbürlenmez, 5utandırıcı bir şey yapmaz, kendi çıkarını kovalamaz, içerlemez, kötülüğün hesabını tutmaz. 6Haksızlık karşısında sevinmez, gerçek karşısında sevinir. 7Sevgi her güçlüğe dayanır, her şeye inanır, her şeyden umutlanır, her duruma sabreder.

8Sevgi yozlaşmaz. Peygamberliklere gelince geçip gidecekler. Diller susacak, bilgi de yok olacak. 9Çünkü bilgimiz de, peygamberliğimiz de tam değil, sınırlıdır. 10Ama Yetkin Olan geldiğinde, sınırlı olan ortadan kalkacak. 11Çocukken çocuk gibi konuşur, çocuk gibi düşünür, çocuk gibi kafa yorardım. Olgunluk döneminde çocukluğa özgü davranışları geride bıraktım. 12Çünkü şimdi aynada bir bilmeceye bakarcasına görüyoruz; ama o zaman yüz yüze göreceğiz. Şimdi kısıtlı kapsamda biliyorum; ama Tanrı’nın beni tam olarak bildiği gibi o zaman ben de tam olarak bileceğim.

13Şimdi kalıcı olan iman, umut ve sevgidir; bunların üçü. İçlerinden en üstünüyse sevgidir.

14 Haziran 2010 Pazartesi

Trapezist

Bıraktığım gibi bulabileceğim insanları özledim.

Vardı eskiden, olurdu. Mesela çocukken, eğer çok ekstrem şeyler olmamışsa, herkes neredeyse bırakıldığı gibi olurdu. Yaz tatili geçerdi, yazın ne yaptık gibi bir kompozisyon yazardık ve olur giderdi.

Şimdi bırakıldıktan sonra kimse, bırakıldığı gibi olmuyor. En "evden işe-işten eve"\"okuldan eve-evden okula"lar bile aynı olmuyor.

Bırakılmadan bırakılmaya da fark olabiliyor gerçi, o zaman bırakıldığı gibi bulunabilmek falan zaten yalan oluyor. Yukarıdan, fazlasıyla yüksekten bırakılmak mesela, en azından tek parça halinde olamamaya sebebiyet veriyor, bundan eminim.

Trapezistlerin altında (trapezistle yatmıştım-bence hayatımın en inanılmaz derecedeki saçma anektodu olabilir) ağ gibi bir şey olur ya, düşerse "bırakıldığı" gibi olmak için olan o aparat hani. Ondan alabilmeliyiz zaman zaman.

Aslında yalan hikaye. Alamayız, ama arada alıversek? Sirkteki trapezisti izleme sebebi "aha şimdi düşecek" hissi değil mi? Gerçekten insanlar insanlara "bakalım ne zaman düşecek?" hissiyle yaklaşıp, bunu diğerlerine tattırmaya çalışıyorlar mı? Ve sonrasında da -ki sadece "düşecek mi" beklentisi bile yeterlidir aslında düşürmeye\düşmeye- düşülüyor olmasını o kem gözlerine, pudrasız ellerine bakmadan "haha tabii ki bu da düşüyor, sıradaki!" ile perçinleyerek devam ediyorlar mı?

Edebiliyorlar. Müthiş derecede hem de, inanamazsınız.



11 Haziran 2010 Cuma

Deli

Eski evin orada da bir tane delimiz vardı ama bu kadar yakın değildik kendisiyle. Yakınlıktan kastım fiziksel, uzak bir mesafedeydi, arada uğrardı sadece. Zaten anadolu yakasının delileri meşhurdur. Kadıköy, Üsküdar, Erenköy, Caddebostan hatta Kartal'da falan bulunabiliyorlar. Ben de iyi takipçiymişim.

Burada, evimin, odamın tam karşısında bahçe katında bir deli var. Sabahları arada ana-avrat ekolünden küfürlerle uyandırılma oluyor, cam bazı şeylerin kırılması olabiliyor, bağırış-çağırış olabiliyor.

Bugün onun yanında oturan öğrenci çocuklarla olan bir konuşmasına elimde bira-sigara varken hem duyarak hem de görerek şahit oldum.

"Abi, beni sev." diyordu çocuklara. İnanabiliyor musunuz?

İnanabilenler ve inanamayanlar olarak zaten ikiye ayrılıyoruz bence.

6 Haziran 2010 Pazar

Doz

Geçen yine bir sohbet ortamında R. insanı dedi ki:

"Tamam abi, o zaman şöyle diyeceksin 'Ona o zaman, olunca bakarız, geç."

Geç.

Dün gece uzun zamandır yapmadığım bazı eylemleri arkası arkasına getirmek suretiyle yüksek dozda M. oldum. Dozumun yüksekliği neredeyse herkesin hoşuna gitti. Ya da dozumun yüksekliği etrafımdakiler için artık alışılmış bir doz halinde artık. Ya da yüksek gelse de ses etmeyecek kadar iyiler. Ya da yüksek dozdayken anlayamadım hoşlarına gidip gitmediğini. İyiydi işte, geç.

"Ona o zaman bakarız, geç."


24 Mayıs 2010 Pazartesi

Al sana yazı

Bugün yazılabilecek en güzel copy-paste, aynen aktarıyorum:

"
merkür

amma onemli gezegen.
kendisi retrogate oldugunda elektronik aletler bozulabiliyor, sinrler bosaniyor, uykusuzluk olabiliyor vs.
bir gezegen bizim uzerimizde bazi teorilere gore buyuk etkiler yaratabiliyor.
insanlar olarak cok ama cok zavalliyiz bence."

from R.

Net.

18 Mayıs 2010 Salı

Gökçe

"o kadar da değil" demişti.

"o kadar da izin verebileceğini zannetmiyorum" demişti. (burası bende kalacak)

17 yaşındaydı Gökçe tam 5 yıl önce bu diyardan kendini alıp gittiğinde. ölümün bile yakışabileceği yegane insanlardandı, belki de bunu biliyordu.

bilmek yetmedi işte, "biliyor olman yetmiyor, hissetmen de gerekiyor" diyen biriydi zaten.

hala biliyor olmam yetmiyor Gökçe, hissetmem gerekiyor. ben de beynimin sağını geliştirmişim bir ara sanırım, bilmekle değil de hissetmekle yaşıyorum.

bu gece bir kez resmen seni odamda, yanımda hissediverdim. benim yanında olduğunu biliyor olmam yetmediği için, dokunuverdin.

iyi ki varsın!

13 Mayıs 2010 Perşembe

Büyüyünce

Bugün okulda yaptığım işe dair en elle tutulur başarımı kazandım sanırım, Pegasus'un konkurunu ekiple beraber almış bulunmaktayız. Ne mutlu!

Yorgunum ama, fena çarpmış da haberim yokmuş. Daha üstüne finaller gelmekte. Gerçi onlardan kaçış olmadığından, zevk almaya bakmak lazım.

Bugün "martının siyahına karga denir" diyen bir ufaklıkla motorda konuştum, inanılmaz bir enerjisi vardı, büyüyünce veteriner olmak istiyormuş falan.

Paldır küldür geçmişime gittim. (Eh, artık çeyrek asır olmasından mütevellit, öyle bir anda gidiverilmiyor sanırım.) Şöyle ki, herkes çocukken bir şeyler olmak istiyordu. Ben çok küçükken, korkunç soğuk bir kış günü Eskişehir'de annemin elini tutmuş yürürken, kestanecinin yaydığı sıcaklıktan dolayı "ben kestaneci olucam!" demişim. Ama bu M. insanının çok küçükken anlık bir fiziksel tetikleyici etkisi ile (bak bak psikoloji falan biliyor sanki) söylenmiş bir şey.

Ama haricinde, çocukken ne olacağıma karar verememiştim. Kişisel gelişimlerine önem verenler doktor, öğretmen falan olurken, daha fantastik olanlar itfaiyeci, çöpçü falan oluyorlardı. Herkes seçmişti ne olmak istediğini ve hissettiğim şey bana bir şey kalmadı hissiydi. Seçilmişti her şey. Günlerden bir gün, eve bir yerlerden kitaplar falan geldi, zannedersem kolideki bazı şeyler rafa konmuştu. Ben de çocuklar için olan bir dizi kitaba daldım, insan vücudu nasıl çalışır, bu ne, kim ne iş yapar gibi temalar vardı. Direk en başta da arkeolog vardı, bir piramitimsi yapı ve şapkalı insanlar. Bayılmıştım! Hiç zaman kaybetmeden arkeolog olmaya karar verip kitabı kapamıştım. Ama en güzeli de kimse arkeolog olmayı istememişti. Bana kalmıştı yani. Hemen deklare etmiştim evdekilere ve arkadaşlarıma, hatırlıyorum.

Motordaki çocuğun yanındaki kadın da "veteriner olma, doktor ol" dedi.

Ölür müsün, öldürür müsün?